Ekranın soğuk ışığı yüzümüze vururken, parmağımız o bitmek bilmeyen akışta aşağı doğru kayar ve birden dururuz. Gördüğümüz şey sadece kan, barut dumanı ya da polisin güvenlik şeritleri değildir; gördüğümüz şey aslında kelimelerin vahşetidir. Bir “mass shooting” vakasının haberi düştüğü andan itibaren, dijital meydanlarda yankılanan cümleler, failin çektiği tetikten çok daha önce duyulmaya başlanır. Haber bültenleri henüz kurban sayısını netleştirememişken, sosyal medya mahkemelerinde hüküm çoktan verilmiştir: “Oh olmuş”, “Zaten oraya gitmemeliydiler”, “Keşke daha fazlası gitseydi”. Olayın üzerinden birkaç saat geçip de failin cansız bedeni ekranlara yansıdığında ise o karanlık ton değişmez, aksine kolektif bir onay ayinine dönüşür. “İyi olmuş gebermiş”, “Kısas yerini buldu” nidaları yükselirken, toplumun derinliklerinde bir yerlerde biriken o zehirli gazın boşaldığını hissederiz.
Burada okuyucunun yüzleşmesi gereken asıl dehşet, şiddetin sadece namlunun ucunda değil, o klavye tuşlarının her bir vuruşunda icra ediliyor olmasıdır. Bu ifadeler, anlık bir sinir patlaması ya da kontrolsüz bir öfkenin dijital dışavurumu sanılır; oysa her biri, kolektif bir rahatlamanın, bastırılmış bir şiddet arzusunun şifreli itirafıdır. Şiddet eyleme dönüşmeden çok önce dilde mayalanır, dilde meşrulaşır ve dilde alkışlanır. Namlu belki bir kişinin elindeydi ama tetiğin o karmaşık mekanizması, toplumun ortak hafızasına, adalet arayışındaki çarpıklığa ve intikam diline çoktan kurulmuştu. Bizler katliamı izlerken aslında kendi içimizdeki o vahşi dürtünün bir başkası tarafından realize edilişine, yani şiddetin dildeki icrasının fiziksel bir bedene bürünüşüne tanıklık ediyoruz.

2. KAVRAMSAL ÇERÇEVE — İntikam Dili ve Kısas Mantığı
Modern siyaset felsefesinin kurucu babalarından Max Weber, devleti “şiddeti meşru bir şekilde tekelleştiren yapı” olarak tanımlar. Bu tanım, aslında antik çağlardan beri süregelen, kan davalarıyla ve kontrolsüz öfkelerle beslenen “kısas” dürtüsünün bürokratik bir kılıfa sokulmuş halidir. Toplumlar uygarlaştıkça intikamı yasakladıklarını iddia ederler; oysa yaptıkları şey intikamı ortadan kaldırmak değil, onu sadece kurumsallaştırarak merkeze taşımaktır. Şiddet, mahkeme salonlarının soğuk mermerlerine, ceza kanunlarının kuru maddelerine ve infaz sistemlerinin sessizliğine hapsedilir. Ancak bu merkezi kontrol, devletin adalet dağıtma kapasitesine olan güven aşındığında veya yozlaşma belirtileri gösterdiğinde çatırdamaya başlar.
Bu çatlaklardan sızan şey, bastırılmış olanın geri dönüşüdür. Güven erozyonuyla birlikte birey, devletin elinden o “şiddet tekelini” geri almaya başlar ve kendi yargıçlığını ilan eder. Kısas artık kadim bir hukuk kuralı değil, kişiselleşmiş, dijitalleşmiş ve her an her yerde uygulanabilir bir “halk adaleti” sanrısına dönüşür. Thomas Hobbes’un “Herkesin herkesle savaşı” dediği o doğa durumuna, modern teknolojinin sağladığı imkanlarla geri döneriz. İntikam, kurumsal bir ceza olmaktan çıkıp bir duygu durumu, bir kimlik inşa süreci haline gelir. Birey, kendi mağduriyetini veya toplumsal öfkesini dindirmek için yasaya değil, o en ilkel dürtüye, yani “can yakanın canı yanmalı” mantığına sığınır. Kısas ortadan kalkmamış, sadece merdiven altına inmiş ve her birimizin cebindeki telefonlara sızmıştır.
3. DİLİN RADİKALLEŞMESİ — Normalleşme Süreci
Bu dilin işleyişi tesadüfi bir savrulma değildir; aksine titizlikle örülmüş, aşamalı bir radikalizasyon hattı izler. Bu hattın ilk durağı, hedefteki grubun veya bireyin insani niteliklerinden arındırılması, yani “dehumanizasyon” sürecidir. Birine “bunlar zaten insan değil” dediğiniz an, ona yönelik her türlü şiddetin önündeki ahlaki barajı yıkmış olursunuz. Onlar artık birer evlat, birer eş ya da birer nefes alan canlı değildir; sadece birer “parazit”, “düşman” veya “temizlenmesi gereken bir leke”dir. Bu dilsel mesafe, tetiği çekmeyi kolaylaştıran o psikolojik boşluğu yaratır.
İkinci adım, şiddetin meşrulaştırılmasıdır. “Hak ettiler” ifadesi, gerçekleşen vahşeti bir trajedi olmaktan çıkarıp, kozmik bir hakikatin tecellisi olarak yeniden çerçeveler. Bu noktada şiddet, bir suç değil, bir “düzeltme işlemi” gibi sunulur. Üçüncü ve en tehlikeli eşik ise şiddetin arzulaştırılması, yani estetik bir zevk haline getirilmesidir. “Keşke daha fazlası olsaydı” demek, şiddeti bir sonuç olmaktan çıkarıp, izleyicinin ruhundaki o karanlık boşluğu dolduran bir tatmin aracına dönüştürür. George Orwell’in o meşhur uyarısını hatırlayalım: Dilin yozlaşması, düşüncenin yozlaşmasına; düşüncenin yozlaşması ise eylemin canavarlaşmasına yol açar. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” olarak tanımladığı o dehşet, günümüzde bürokratik bir görev bilincinden çok, kahvehane sohbetlerine ve Twitter akışlarına sızan bu ahlaki körlükte somutlaşmaktadır.

4. MASS SHOOTING İLE KESİŞİM — Failin İç Sesi ve Kamusal Yankı
Bir kitlesel saldırının failini genellikle toplumdan tamamen kopuk, marjinal bir psikopat veya anlaşılmaz bir “canavar” olarak tasvir etme eğilimindeyizdir. Bu, kendimizi rahatlatma biçimimizdir; onu ne kadar “öteki” ilan edersek, kendimizi o kadar “temiz” hissederiz. Oysa failin o karanlık iç monoloğu ile bizim her gün tükettiğimiz kamusal dil arasındaki yapısal benzerlik, mide bulandırıcı derecede nettir. Failin zihnindeki “Ben suçlu değilim”, “Ben dengeyi sağlıyorum”, “Onlar bunu hak etti” cümleleri, aslında bir delinin hezeyanları değil, toplumsal öfkenin laboratuvar ortamında yoğunlaştırılmış birer kopyasıdır.
Fail, kamusal söylemde sürekli olarak pompalanan “dışlanmışlık”, “adaletsizlik” ve “intikam” temalarını içselleştirmiş, onları bir ideolojiye dönüştürmüş ve nihayetinde fiziksel eyleme dökmüş bir aktördür. René Girard’ın “taklitçi şiddet” (mimetik arzu) kuramında belirttiği gibi, insanlar birbirlerinin arzularını ve nefretlerini taklit ederler. Toplumdaki o yoğun “kısas” arzusu, bir bireyde somutlaşır ve o birey, toplumun fısıltıyla söylediği “geberseler de kurtulsak” cümlesini, tüfeğinin namlusundan çıkan mermilerle haykırmaya başlar. Bu anlamda fail, toplumun dışındaki bir sapma değil; o toplumun dilinin, öfkesinin ve şiddet kültürünün en uç noktadaki temsilcisidir. O yalnız değildir; o, milyonlarca insanın dilde kurduğu o hayali darağacının altına iskemleyi iten eldir.

5. ÖLÜM SONRASI KISAS — İKİNCİ DALGA ŞİDDET
Saldırı biter, silahlar susar ve geriye ağır bir sessizlik kalır. Ancak kısa süre sonra failin öldürüldüğü haberi yayıldığında, toplumda tuhaf ve tekinsiz bir rahatlama dalgası yükselir. “Adalet yerini buldu” manşetleri atılırken, dijital alanlarda bir tür kolektif arınma ayini başlar. Fakat bu rahatlama, şiddetsiz bir dünyaya duyulan özlemin değil, şiddetle tatmin olma döngüsünün başarıyla tamamlanmasının bir işaretidir. Burada karşımıza çıkan “ikinci dalga şiddet”, ilkinden daha az tehlikeli değildir. İlk şiddet saldırganın elinden çıkar; ikinci şiddet ise toplumun bu ölüme verdiği onaydan, onu bir “kefaret” olarak kabul edişinden doğar.
Friedrich Nietzsche’nin “ressentiment” (hınç) kavramı bu durumu mükemmel açıklar: Güçsüzlükten doğan bir hınç, kendi adaletini ancak karşı tarafın yok oluşunda bulabilir. Toplum, katili lanetlerken aslında tam olarak onun yöntemini ödünç almaktadır: Kanı kanla temizlemek. Katilin cesedi üzerinde tepinmek, ona küfürler yağdırmak ve ölümünü bir zafer gibi kutlamak, aslında katilin o eylemi yaparken duyduğu o hastalıklı “haklılık” duygusuyla aynı kaynaktan beslenir. Adalet talebi, intikamın dijital ve kitlesel bir versiyonuyla aynı cümlede buluştuğunda, aslında şiddet yenilmemiş, sadece el değiştirmiş ve meşruiyet kazanmış olur. Katil ölür ama katilin mantığı, onu öldüren ve ölümüne sevinen kalabalığın zihninde yaşamaya devam eder.
6. NORMALLEŞME TEHLİKESİ VE AHLAKİ AŞINMA
Bu dilin gündelik hayata bu denli sızması, şiddeti bir patoloji olmaktan çıkarıp sıradan bir iletişim biçimine dönüştürür. Artık bir “mass shooting” vakası yaşandığında, insanlar bunun nedenlerini sosyolojik veya psikolojik derinliklerde aramak yerine, failin kimliğine göre hangi “kısas” mantığına oturduğuna bakarlar. Bireysel adalet arayışı, yasal süreçlerin yavaşlığına karşı “pratik ve etkili” bir alternatif olarak kodlanmaya başlanır. Bu iklimde empati kurmaya çalışmak, mağduru anlamaya yeltenmek veya şiddetin kökenlerine inmek, toplumun gözünde bir “zayıflık” hatta “hainlik” olarak görülür. “Empati yapma, taraf tut” baskısı, ahlaki pusulamızı bozar.
Zygmunt Bauman’ın “akıcı modernite” olarak adlandırdığı bu çağda, ahlaki sorumluluk parçalanır; ekran karşısındaki insan, izlediği vahşetle kendi dili arasındaki bağı koparır. “Sadece bir tweet attım” deriz, “sadece fikrimi söyledim” deriz. Oysa o fikirler, bir sonraki failin zihnindeki “meşruiyet” tuğlalarını örer. Kitlesel saldırılar artık toplum için “anlaşılmaz bir delilik” değil, “aşırı ama ne yazık ki tanıdık bir tepki” haline gelir. Şiddet artık bir kriz anı değildir; o, toplumun sessizce kabul ettiği, dilde büyüttüğü ve her gün bir parça daha normalleştirdiği gündelik hayatın karanlık fon müziğidir. Şiddet dilde normalleştiğinde, fiziksel dünyada gerçekleşmesi sadece bir zamanlama meselesidir.
7. SONUÇ — TEHLİKELİ EŞİĞİN ÖTESİNDE
Nihayetinde görmemiz gereken gerçek şudur: Mesele sadece tetiği çeken parmak, o silahın şarjör kapasitesi ya da failin karanlık geçmişi değildir. Asıl tehlike, o parmağı tetikte tutan, o zihni nefretle besleyen kolektif iklimimizdir. Sorun sadece silahların fiziksel erişilebilirliği değil, şiddetin dildeki “erişilebilirliği” ve “meşruiyetidir”. Toplumsal sözleşme dediğimiz o hayali metin, aslında her gün kurduğumuz cümlelerle, birbirimize bakışımızla ve adaleti nerede aradığımızla yeniden yazılır. Ancak bu sözleşme bugün kelimelerle zehirlenmiş, intikam ve kısas hırsıyla her yerinden çatırdamıştır.
Şu ana kadar izlediğimiz bu karanlık yol, şiddetin sadece bir eylem değil, her şeyden önce bir “söylem” olduğunu gösteriyor. Bireysel öfke, toplumsal bir dil ile birleştiğinde artık sadece bir duygu değil, ateşlenmeye hazır bir kitle imha silahıdır. Eşik artık çoktan aşılmış olabilir ancak geri dönüş yolu hala dilde gizlidir. Dil, ya bu şiddet sarmalından çıkışın, iyileşmenin ve gerçek adaletin aracı olacak; ya da her “hak etmiş” cümlesinde bir mermi daha namluya sürülecek. Hangi yöne yürüyeceğimize, her bir klavye vuruşunda, her bir yorumda ve her bir “oh olmuş” nidasında yeniden karar veriyoruz. Şiddeti dilden söküp atmadıkça, namluların susmasını beklemek beyhude bir umuttan başka bir şey değildir.
