Siyasetin sahneden timeline'a düşüşü

Bir zamanlar siyasetin bir sahnesi vardı. Meclis, parti binası, sendika lokali, meydan, hatta kahvenin arka masası. Bu mekânların ortak özelliği şuydu: orada bir karar alınırdı, bir öncelik belirlenirdi, birileri bir şeye söz verir, başkaları onu hesaba çekerdi. Sahne, gürültüyü işe çeviren yerdi. Bugün o sahne yok; yerine timeline geçti. Ve timeline bir sahne değil, sonu gelmeyen bir akış.

İlk bakışta her şey son derece politik görünüyor. Herkes öfkeli, herkes haklı, herkes bir şey teşhir ediyor, herkes bir tarafta. Görüntü yoğun bir politizasyon görüntüsü. Ama bu toplamın ürettiği şeye dikkatle bakınca tuhaf bir boşlukla karşılaşıyoruz: bunca öfke, bunca haklılık, bunca seferberlik hissi hiçbir kolektif iradeye dönüşmüyor. Bağıran milyonlarca ses var, ama ortada ne bir program, ne bir öncelik sıralaması, ne de bir sonraki adım fikri.

Sorun şurada. Siyaset özünde bir karar verme ve öncelik belirleme sanatıdır. Yani sınırlı kaynağı, sınırlı zamanı ve sınırlı dikkati bir hedefe yöneltme işidir. Bu da kaçınılmaz olarak dışlamayı, ertelemeyi, "şimdi bunu değil, önce şunu" demeyi gerektirir. Sosyal medya tam da bu yeteneği felç ediyor. Çünkü orada her itiraz aynı anda, aynı yükseklikte, aynı aciliyetle konuşulmak istiyor. Hiçbir şeyin diğerinden daha öncelikli sayılmasına izin verilmiyor, çünkü önceliklendirmek birini geride bırakmak demek ve geride bırakılan her talep kendini ihanete uğramış hissediyor.

Böylece elimizde siyasete fena halde benzeyen ama siyasetin yapması gereken tek şeyi, yani toplamı bir karara bağlamayı beceremeyen bir enerji kalıyor. Timeline, meclisin yerini almadı; sadece tribünü büyüttü. Tribün bağırır, tezahürat yapar, küfreder, coşar. Ama tribün maçı oynamaz. Sahadaki on bir kişinin yapması gereken işi, on milyon kişinin aynı anda bağırması telafi etmez. Siyasetsiz siyaset dediğim şey tam olarak budur: oyunculuğun değil seyirciliğin sonsuza dek genişlediği, herkesin politik hissettiği ama kimsenin politik olarak kurmadığı bir hal.

Sonsuz haklılık ve dağılan ağırlık merkezi

Yirminci yüzyılın sonunda büyük anlatıların çöktüğü ilan edildi. İnsanlığı tek bir hedefe taşıyacak büyük kurtuluş hikâyeleri, o tek doğru istikamet duygusu güvenilirliğini yitirdi. Bu teşhis büyük ölçüde isabetliydi. Ama asıl mesele teşhiste değil, sonrasında. Büyük anlatı çöktü; peki yerine ne geldi?

Yerine mikro haklılıklar geldi. Sayısız, parçalı, her biri kendi içinde tutarlı, her biri kendi bağlamında savunulabilir küçük doğruluklar. Tek tek bakınca neredeyse hepsine hak vermek mümkün. Sorun bu doğrulukların yanlış olmasında değil; hepsinin aynı anda ve aynı sesle konuşmasında. Çünkü onlarca haklı talep eşzamanlı bağırdığında, ortaya bir koro değil bir uğultu çıkıyor. Ve uğultunun bir ağırlık merkezi olmaz.

Bu durumun en masum görünen ama en yıkıcı cümlesi şudur: "Bu da konuşulsun." Çoğu zaman son derece meşru bir taleptir bu. Gerçekten gözden kaçan, gerçekten konuşulmayı hak eden bir mesele vardır ortada. Ama siyasal bir düzlemde "bu da konuşulsun" cümlesi sessizce başka bir işlev kazanır: sonsuz genişleme komutuna dönüşür. Her gündem bir yan gündem doğurur, her yan gündem kendi alt itirazını üretir, ve gündemi belirleme kapasitesi, yani siyasetin can damarı, sayısız eşit aciliyet talebi altında ezilir.

Sonuçta önceliklendiremeyen bir politik bilinç kalır geriye. Önceliklendirmek dışlamak demek olduğu, dışlamak da ahlaki bir suç gibi göründüğü için, hiçbir şey öne çıkamaz. Her şeyin aynı anda önemli olduğu yer, hiçbir şeyin yeterince önemli olmadığı yerdir. Ahlaken her itiraza saygı duyan ama siyaseten hiçbirini bir hedefe dönüştüremeyen bir zihin hali bu. Bol sesli, ama yönsüz.

Mağduriyet ve tanınma piyasası

Bu dağılmanın en güçlü yakıtlarından biri yara üzerinden kurulan kimliktir. Yaralanmış bir kimliğin hak talebi başlı başına meşrudur; tarihsel bir haksızlığa, gerçek bir dışlanmaya işaret eder. Ama burada ince bir tuzak var. Bir hak talebi, yaranın tanınmasına fazla bağlandığında, talebin amacı sessizce kayar. Artık hedef özgürleşmek, yani o yarayı üreten yapıyı ortadan kaldırmak değil; yaranın sürekli görülmesi, tanınması, kabul edilmesidir. Kimlik, kendini var eden acıya bağımlı hale gelir. Çünkü yara iyileşirse, o yaraya dayalı kimlik de görünürlüğünü kaybeder.

Bu kayma siyasal olarak çok şey değiştirir. İktidarı hedefleyen bir talep, yapıyı dönüştürmek ister; tanınmayı hedefleyen bir talep ise tanınma piyasasında dolaşıma girer. Birincisi bir şey kurmaya, ikincisi bir şey sergilemeye yönelir. Ve sosyal medya tam olarak ikincisini ödüllendiren bir mekândır. Orada en çok dolaşan, en çok onaylanan, en çok paylaşılan şey çözüm değil, yaranın en etkileyici biçimde gösterilmesidir.

Buradan tanıdık bir manzara çıkar: mağduriyetin yarışa dönüşmesi. Kimin daha çok ezildiği, kimin daha haklı biçimde incindiği, kimin acısının daha öncelikli olduğu üzerine sürekli ve bitmeyen bir rekabet. Bu yarışın ödülü iktidar değil, ahlaki üstünlüktür. Oysa ahlaki üstünlük tek başına hiçbir şey kurmaz; sadece konuşma hakkını dağıtır. Sert söylemek gerekirse: mağduriyet, siyasal özne üretmediği yerde performans sermayesine dönüşür. Yani acı, dönüştürülecek bir vakıa olmaktan çıkıp, görünürlük ekonomisinde harcanan bir kaynağa dönüşür. Tanınma güzeldir, hatta gereklidir; ama tanınma talebinin programı yutması başka bir şeydir. Ve bugün çoğu zaman olan tam da budur: tanınma, kendisinden doğması gereken siyasal projeyi yiyip bitirir.

Diabolus ex Machina: makineden inen şeytan

Antik tiyatronun bir hilesi vardı. Olay örgüsü çözülemeyecek bir düğüme geldiğinde, sahneye bir vinçle tanrı indirilirdi ve her şeyi bir çırpıda hallederdi. Buna makineden inen tanrı denirdi. Dışarıdan gelen, hak edilmemiş, hazır bir çözüm. Sosyal medyanın işleyişi bunun tam tersi bir hile üzerine kuruludur. Burada krize dışarıdan bir tanrı inip her şeyi çözmez; dışarıdan bir şeytan iner ve her şeyi bir faile bağlar. Buna makineden inen şeytan diyelim.

Mekanizma şöyle çalışır. Karmaşık, yapısal, çok nedenli bir sorun ortaya çıkar. Çözmesi yıllar, kurumlar, örgütlenme ister. Ama bu zahmetli yolun yerine çok daha hızlı ve çok daha tatmin edici bir kestirme vardır: sorunu bir kişiye, bir gruba, bir etikete bağlamak. Her tartışma kısa sürede bir hain, bir sapkın, bir satılmış, bir woke, bir faşist, bir kripto bilmem ne üretir. Sorun artık yapısal olmaktan çıkar; somut, isimli, yüzü olan bir kötülüğe indirgenir. Ve bir kez fail bulununca, yapılacak tek şey kalır: o faili teşhir etmek, mahkûm etmek, ifşa etmek.

Bunun çok eski bir karşılığı var. Topluluklar gerilim biriktirdiğinde, bu gerilimi tek bir kurban üzerine yıkarak geçici bir birlik ve rahatlama duygusu üretirler. Kurban suçlu olduğu için değil, kalabalığın suçunu üstlenmeye uygun olduğu için seçilir. Onun üzerine yüklenen öfke, bir an için topluluğa "sorun çözüldü" hissi verir. Ama hiçbir yapı değişmemiştir. Bu yüzden ertesi gün yeni bir kurban gerekir. Sosyal medya bu mekanizmayı sanayileştirdi. Günlük, hatta saatlik kurban üretir. Her gün yeni bir günah keçisi, yeni bir linç, yeni bir kolektif arınma. Ve her arınma tam da hiçbir şeyi değiştirmediği için bir sonrakine zemin hazırlar.

Buradaki asıl maliyet ahlaki değil, siyasaldır. Çünkü her sorun bir faile indirgendiğinde, sistemi sorgulama enerjisi kişiyi yargılamaya akar. Yapı görünmez olur; kötü adam görünür olur. Ve yapıyı değiştirmek yerine sürekli kötü adam değiştirilir.

Dikkat ekonomisi: siyasetin algoritmik öğütülmesi

Bütün bunların neden böyle olduğunu anlamak için bir şeyi kabul etmek gerekir: sosyal medya bir kamu hizmeti değil, bir hasat makinesidir. Topladığı mahsul ise dikkattir. Platform gündemi örgütlemez, çünkü örgütlemek onun işine yaramaz; platform dikkati toplar, çünkü kâr buradan gelir. Ve dikkati en çok toplayan şey sakin müzakere değil, öfke, çatışma, kutuplaşma ve aciliyettir. Yani sistemin kendi mantığı, siyaseti bir karara değil, sonsuz bir gerilime doğru iter.

Bunun en ironik yanı, kullanıcının kendini en aktif hissettiği anda aslında en pasif olmasıdır. Öfkelenen, yazan, paylaşan, tartışan insan eylem yaptığını sanır. Oysa ürettiği şey çoğunlukla platforma veridir: bir tıklama, bir kalış süresi, bir etkileşim, bir profil zenginleşmesi. Siyasi öfke bile platform için hammaddedir; ne kadar öfkelenirsek, makine o kadar iyi beslenir. Mesajlar artık alınmak, anlaşılmak ve bir karşılığa dönüşmek için değil, akışa bir katkı olarak dolaşıma girmek için yazılır. İletişim, içeriğinden bağımsız olarak, sadece devridaim ettiği için değerlidir. Mesajın muhatabı yoktur; sadece dolaşımı vardır.

Bu yorgunluk üreten bir düzendir. Sürekli tetikte olmak, her şeye yetişmek, hiçbir gündemi kaçırmamak, kapanmayan bir uyanıklık talep eder. Dinlenmenin, geri çekilmenin, sindirmenin yeri yoktur; çünkü mola veren kullanıcı, hasat edilemeyen dikkat demektir. Böylece insan tükenir ama hiçbir şey kurulmaz. Enerji harcanır, hatta cömertçe harcanır, ama bu enerji bir yapıya değil bir akışa akar. Like, retweet ve linç; geç kapitalizmin üç ucuz siyasal ikamesidir. Üçü de eylem hissi verir, üçü de bedava görünür, ve üçü de gerçek eylemin yerini doldurmak yerine onu erteleyen birer teselli ödülüdür.

Kamusal alandan ortak sinir sistemine

Bir zamanlar, en azından bir ideal olarak, bir kamusal alan tahayyülü vardı. Yurttaşların bir araya gelip ortak bir meseleyi akıl yürüterek tartıştığı, kişisel çıkarları aşan bir ortak iyi fikrinin oluşabileceği bir uzam. Bu ideal hiçbir zaman tam gerçekleşmedi, dışlamalarla maluldü, ama yine de bir ölçüt sunuyordu: tartışmanın amacı ortak bir meseleyi birlikte düşünmekti.

Sosyal medya bu anlamda bir kamusal alan değildir. Daha çok birbirine çarpan görünürlük adacıklarından oluşur. Herkes kendi adasında, kendi takipçileriyle, kendi haklılığının yankı odasında konuşur; adalar yalnızca çarpışmak için, yani çatışma anında birbirine değer. Ortak bir mesele etrafında toplanma yoktur; karşılıklı görünür olma vardır. İnsanlar birbiriyle değil, birbirinin önünde konuşur.

Asıl mesele şudur: siyaset özünde ortak bir dünya kurma işidir. İnsanların aynı dünyayı paylaştığı, aynı şeyleri farklı açılardan görüp bunun üzerine birlikte bir şey inşa edebildiği bir zeminin kurulması. Sosyal medya ise ortak bir dünya kurmaz; ortak bir sinir sistemi kurar. Yani biz aynı dünyayı paylaşmayız, aynı refleksi paylaşırız. Aynı anda aynı şeye öfkeleniriz, aynı anda aynı şeyle güleriz, aynı anda aynı dalgaya kapılırız. Ama bu eşzamanlılık bir ortaklık değildir; çünkü ortaklık bir şey kurmayı gerektirir, refleks ise sadece tepki vermeyi. Ortak dünya inşa edilir; ortak sinir sistemi ise sadece uyarılır. Ve uyarılmaktan kurulmaya geçemeyen bir topluluk, ne kadar eşzamanlı titreşirse titreşsin, bir siyasal özne olamaz.

Temsil krizinden program krizine

Buraya kadar anlatılanların hepsi, siyasetin sık dillendirilen bir kriziyle, temsil kriziyle karıştırılabilir. Yıllardır söylenen şu: belli kimlikler, belli kesimler, belli sesler temsil edilmiyor, masada yerleri yok, görünmüyorlar. Bu teşhis doğrudur ama artık eksiktir. Çünkü bugünün asıl sorunu temsil edilmeyen kimlikler değil; temsil edilse bile programa dönüşemeyen taleplerdir.

Bir talebin görünür olması, hatta masaya oturması, kendiliğinden bir siyaset üretmiyor. Görünürlük kazanmış, sesi duyulmuş, hatta meşruiyet elde etmiş sayısız talep var; ama bunların çok azı bir önceliğe, bir hedefe, bir kuruma, bir sürekliliğe dönüşebiliyor. Siyaset, "kim konuşuyor?" sorusuna sıkışıp kaldı. "Ne kurulacak?" sorusu ise neredeyse tamamen kayboldu. Oysa siyasetin asıl sorusu ikincisidir. Kim konuştuğu önemlidir, ama kim konuştuğunu çözmek, ne kurulacağını çözmez.

İşte burada parçalı haklılıkların neden bir araya gelemediğini görürüz. Siyasal bir güç, tek tek doğru taleplerin aritmetik toplamı değildir. Yüz tane haklı itirazı üst üste koyduğunuzda bir program elde etmezsiniz; sadece daha gürültülü bir itiraz yığını elde edersiniz. Asıl mesele, dağınık ve birbirinden kopuk talepleri ortak bir tarihsel projede, bir blokta birleştirebilme kapasitesidir. Bu birleştirme kendiliğinden olmaz; bir çizgi çekmeyi, bir "biz" kurmayı, bu "biz"in neyin karşısında durduğunu tanımlamayı gerektirir. Yani siyaset bir ayrım, bir tercih, bir cephe kurar. Sosyal medyadaki çatışma ise bunu hiçbir zaman yapamaz; çünkü oradaki husumet sonsuz, kaygan ve her gün yer değiştiren bir husumettir. Bugünün müttefiki yarının haini olur, dünün cephesi bugün dağılır. Sürekli çatışan ama hiçbir zaman bir cepheye yoğunlaşamayan bir enerji, karşı bir hegemonya kuramaz. Sadece dağılmaya devam eder.

Sonuç: siyaseti geri almak

Bütün bunların sonunda bir çözüm vaazı vermek kolaycılık olurdu. Çözüm vaazları da zaten timeline'ın en sevdiği içeriklerden biri; çünkü onlar da bir şey kurmadan iyi hissettirir. Bunun yerine bir ölçüt koymak daha dürüst. Bir şeyin siyaset olup olmadığını anlamak için ona şu beş soruyu sormak yeter.

Birincisi, önceliği var mı? Her şeyi aynı anda istemek bir öncelik değildir; öncelik, neyin önce, neyin sonra geleceğine dair bir karardır. İkincisi, hedefi var mı? Yani neyin değişmesini istiyor, hangi somut sonucu arıyor? Üçüncüsü, bir fail analizi var mı? Sorunu üreten yapıyı, ilişkileri, çıkarları teşhis ediyor mu, yoksa sadece bir günah keçisi mi gösteriyor? Dördüncüsü, bir örgütlenme biçimi var mı? Yani bu enerji bir yapıya, bir bedene, karar alıp uygulayabilen bir şeye bağlanıyor mu? Beşincisi, sürekliliği var mı? Bir günden uzun yaşayabiliyor mu, yoksa ertesi sabah yeni bir gündemle silinip gidiyor mu?

Bu beşinden geçemeyen her şey siyasete benzeyebilir, hatta siyasetten daha politik görünebilir; ama siyaset değildir. Yüksek sesli bir ahlaki reflekstir. Refleksin değeri yok demiyorum; öfke meşrudur, itiraz gereklidir, görünürlük bazen hayat kurtarır. Ama refleks ile siyaset aynı şey değildir, ve birini diğerinin yerine koymak en büyük tuzaktır. Çünkü refleks tatmin eder, siyaset ise yorar; refleks bedavadır, siyaset bedel ister; refleks anında biter, siyaset sürmek zorundadır.

Sosyal medya çağında siyaset ölmedi. Daha kötüsü oldu. Siyaset, kendine fena halde benzeyen ama program, örgüt ve iktidar fikri üretmeyen sonsuz bir haklılık performansına dönüştü. Bir kopya kadar tanıdık, bir kopya kadar boş. Ve bu çağın en dürüst özeti tek bir cümleye sığıyor: siyasetsiz siyaset çağında herkes konuşuyor, ama kimse kurmuyor.

Kavramsal çerçeve

Metnin gövdesindeki düşünceler, isimleri tek tek anılmadan süzülerek kullanıldı. Bu fikirlerin arkasındaki kaynak omurgası ana hatlarıyla şöyledir.

Siyasetin ortak dünya kurma işi olduğu, kamusal alanın yurttaşların görünürlük kazandığı bir eylem mekânı olduğu fikri Hannah Arendt'in İnsanlık Durumu çevresindeki düşüncesinden gelir. Akıl yürütmeye dayalı tartışmanın yürüdüğü ideal bir kamusal alan tahayyülü ve bu alanın yapısal dönüşümü Jürgen Habermas'ın Kamusallığın Yapısal Dönüşümü ile ilişkilidir; metinde bu, kutsanacak bir model olarak değil, bugünü ölçtüğümüz bir karşılaştırma zemini olarak kullanıldı.

Dağınık talepleri bir tarihsel bloka dönüştürme kapasitesi olarak hegemonya kavramı Antonio Gramsci'nin Hapishane Defterleri'nden; siyasetin bir "biz" ile "onlar" arasında çizgi çekmeyi gerektirdiği, husumetin tasfiye edilemez olduğu fikri Chantal Mouffe'un siyasal üzerine düşüncesinden gelir.

Yaralanmış kimliğin hak talebini özgürleşme yerine yaranın sürekli tanınmasına sabitleyebileceği, mağduriyetin iktidarı hedeflemek yerine tanınma piyasasında dolaşabileceği yönündeki çekirdek tez Wendy Brown'a, özellikle States of Injury ile Undoing the Demos'a aittir. Tanınma ile dağıtım arasındaki gerilim ve adaletin yalnızca tanınmaya indirgenmesinin sınırları Nancy Fraser'dan süzüldü. Tanınmanın olumlu ve gerekli yanını vurgulayan Charles Taylor ile Axel Honneth çizgisi metinde bilinçli olarak dengeleyici bir karşı kutup olarak değil, eleştirilen eğilimin asıl kaynağı olarak konumlandı; metnin tezi tam da tanınmanın programı yutmasına itiraz eder.

Büyük anlatıların çöküşü ve yerine mikro haklılıkların geçmesi teşhisi Jean-François Lyotard'ın postmodern durum analizine dayanır, ancak burada bir övgü değil bir tanı olarak kullanıldı.

Sosyal medyanın gündemi örgütlemek yerine dikkati ve davranışı hammadde olarak hasat ettiği fikri Shoshana Zuboff'un Gözetleme Kapitalizmi Çağı'ndan; sürekli uyanıklık, şeffaflık baskısı ve tükenme Byung-Chul Han'ın Psikopolitika ve Şeffaflık Toplumu'ndan; dinlenmenin ve molanın yok edildiği kesintisiz zaman rejimi Jonathan Crary'nin 7/24'ünden; dikkatin bir bakım meselesi olduğu ve sömürüldüğünde köreldiği fikri Bernard Stiegler'den gelir. Mesajların alınmak için değil yalnızca dolaşıma katkı olarak üretildiği, iletişimin içeriğinden bağımsız biçimde devridaim ettiği için değerli sayıldığı analiz Jodi Dean'in iletişimsel kapitalizm kavramına dayanır.

Makineden inen şeytan kavramı bu metne özgüdür ve makineden inen tanrı klişesinin tersine çevrilmesidir. Topluluğun gerilimini tek bir kurban üzerine yıkarak geçici birlik üretmesi mekanizması René Girard'ın günah keçisi kuramından gelir. Görünürlüğün gerçekliğin yerini alması ve hayatın bir gösteriye dönüşmesi hattında Guy Debord'un Gösteri Toplumu ile Jean Baudrillard'ın simülasyon kavramı; alternatif tahayyülün imkânsız göründüğü bir ufuk için Mark Fisher'ın Kapitalist Gerçekçilik'i; teşhirin, narsisizmin ve performansın kamusal hayatı ele geçirmesi için Christopher Lasch'ın Narsisizm Kültürü zemin oluşturur.

 

Keep Reading